|
|
|
Türkiye kadına yönelik şiddet ülkesi |
|
|
|
2010-02-07
00:16
|
Türkiye“nin kadına yönelik şiddet konusunda uluslararası alanda bir "şiddet ülkesi" olarak görüldüğünü belirten Prof. Dr. Yakın Ertürk, "Kadın mücadelesi sonucunda şiddet artık Türkiye“nin gündemindedir. Bu ataerkil toplumun fay hatlarındaki kırılmalardan birisidir" dedi. Namus cinayetlerinin sadece Kürtlerin yaşadığı bir durum olarak gösterilmesinin yanlış olduğunu kaydeden Ertürk, namus kavramının, dünyanın geneli için kadın üzerindeki denetimi sağlayan bir kavram olduğunu belirterek, bunun çeşitli bölgelerde ve kültürel gruplarda farklılık göstermesinin normal olduğunu ifade etti.
2004-2009 yılları arasında Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörlüğü yapan ve şimdi de Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) Türkiye Temsilciği“ne seçilen ODTÜ Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Yakın Ertürk, kadına yönelik şiddet, namus cinayetleri, Kürt kadını ve çocuk kaçırma olayları ile bunların uluslararası alanda görünümüne ilişkin sorularımı cevapladı.
* Uzun süre Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Şiddet Raportörlüğü görevini yürüttünüz. Türkiye“de kadına yönelik şiddetin boyutları ne durumda ve bunun uluslararası alana yansımalarını nasıl görüyorsunuz?
Türkiye“de kadına yönelik şiddet gerçekten dışarıdan çok şiddetli görünüyor. Türkiye ne yazık ki "şiddet ülkesi" olarak görülüyor. Tabi bu sadece Türkiye“ye özgü değil, bunu biliyoruz. Ancak çok sistematik ve gündelik yaşamı kapsayan bir olay kadına yönelik şiddet ve başka tür şiddet biçimleri. Yani Türkiye“de bütün sorunlar şiddetle çözülme yoluna gidiliyor ne yazık ki. Fakat artık şiddet kadının mücadelesi sonucunda Türkiye“nin gündeminde. Yani bu özel bir mesele işte kocasıdır döverde söverde anlayışı her ne kadar kimilerinin kafasında varsa da, bu artık yıkılmış sarsılmış durumdadır. Yani ben ataerkil toplumun fay hatlarındaki kırılmalardan birisi olarak görüyorum bunu.
* Kadına yönelik şiddet Türkiye“nin gündemine ne zaman girdi ve bu anlamda ne tür düzenlemeler yapıldı?
Şiddet Türkiye“de 1980“lerde ki kadın hareketinin ilk gündem maddelerinden birisiydi. O yıllarda kadınlar şiddete karşı bir bilinçlenme uyandırmak için sokaklara dökülmüştü. Fakat ne yazık ki bu politikaya yansımadı. Ta ki yakın zamana kadar. Türk Ceza Kanunu reformu bence bu açıdan çok büyük bir hizmet sağlamıştır. Reformun yarattığı toplumsal dinamizmi kadınların son derece becerili olarak kullanmış olmaları, kafaları bu yönde aydınlattı. Artık kadına yönelik şiddet Türkiye“de bir siyaset konusudur. Göz ardı edilemeyecek bir sorundur. Devlet ister gönüllü ister zoraki bu konunun üstesinden gelmek zorundadır. Çünkü artık Türkiye“nin meşruluğunu tanımlayan göstergelerden birisidir. Elbette TCK“da yapılan değişikliklerin içeriğine bakacak olursanız, bunlar zorla kabul ettirilmiş değişikliklerdir. Evlilik içi tecavüze kadar ki bunu birçok insan Türkiye“de olmaz olarak görüyordu. „Evlilik içi tecavüz mü olur?“ aydın insanlar dahi böyle tepki gösteriyordu. Çünkü evlilik bir erkeğin kadın üstündeki tüm hakkını vesikalayan bir şey olarak görülüyordu. Ama bugün bu değişti. Uygulama tabi ki çok daha geriden gelir. Ama en azından kadınları koruyacak cinsel konularda haklardan yana bir ceza kanunumuz var. Yasalar hukuk bir mücadele alanıdır. Mücadele eden birisi varsa değişim eninde sonunda gelecektir diye ümit etmek lazımdır.
* Çalışmalarınızın eksenine namus cinayetlerini aldığınız ve bu anlamda Kürt coğrafyası başta olmak üzere önemli araştırmalar yaptığınızı biliyor, izliyoruz. Namus cinayetleri sadece doğunun ve daha da somutlaştırırsak Kürtlerin mi sorunudur?
Namus cinayetleri son yıllarda sanki kendine özgü özel bir suç biçimiymiş gibi ortaya atıldı. Bu Türkiye“de ve dünyada böyle. Oysa bu da kadına yönelik şiddetin belli bir tezahür biçimi. Batıda bunu İslam toplumlarının sorunu olarak görüyorlar. Türkiye“de de bunu Güneydoğuda Kürtlerin yaşadığı yerlerde olan bir sorun olarak tanımlama eğilimi var. Bu yanlış bir yaklaşımdır. Böyle bir ayırıma gidersek bu o zaman kültürel özcülüğe dönüşür. Namus kavramı bir kere Türkiye“nin geneli için kadın üzerindeki denetimi sağlayan bir kavram. Bu nasıl yorumlanıyor, nasıl uygulanıyor. Tabi çeşitli bölgelerde veya kültürel gruplarda farklılık gösterebilir. Güneydoğunun çok dile getirilmeyen bir yanı da oradaki diğer dinamiklerin neler olduğudur. Her ne kadar kadına yönelik şiddet bütün Türkiye“de ortaya çıksa da, cinayet dediğimiz "kadın hayatına son verme" istatistiki olarak bildiğimiz kadarıyla biraz bizi Güneydoğu eksenine götürüyor. Ama yapılan araştırmalar sadece namus cinayetleri değil, genel olarak aile içi şiddeti de içeren araştırmalar. Dolayısıyla biraz daha olayın düzlemi konusunda bilgi sahibiyiz. Bunlar da gösteriyor ki Türkiye“nin her yerinde kadına yönelik şiddet var ve bu şiddetin sebebi de kadını yerinde tutmayı amaçlıyor. Yani ataerkil toplum yapılanmasında kadının ikincil konumunu yerine getiren bir süreci ifade ediyor.
* Farklı ne gibi dinamikler kadın üzerindeki bu ataerkil uygulamaları daha şiddetli kılıyor?
Türkiye“de biz bu hatayı yapıyoruz. Biz olayı soyutlayarak alıp olayla ilgili insanların profilini çıkararak "bu bir güneydoğu meselesi", "Kürt meselesi" gibi algılıyoruz. Oysa çok daha farklı bir analizden geçirecek olursak o zaman sanıyorum başka dinamiklerin, mesela güneydoğudaki çatışmaların, yerinden edilme gibi konuların etkili olduğunu görürüz. Namus cinayetleri benim en çok üzerinde durduğum konulardan biri, bu bakımdan bunu belli bir grubun veya kültürün ürünü olarak görmek işi açıklamaz. Genel olarak kadın üzerindeki tahakküm sistemi ve başka tahakküm sistemleriyle bunun kesiştiği noktada kadın üzerindeki denetimin arttığı, şiddetin arttığı noktasından bakmamız lazım.
* Kürt kadınlarının mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kürt kadın hareketi detaylı olarak incelediğim bir konu değil. Ancak bu olaya iki düzlemde bakmak lazım. Bunlardan biri özellikle 1997“den itibaren kadınlarda örgütlenme görüyoruz Güneydoğuda. Hemen hemen her ilde kadınlar örgütlenerek kadın hakları doğrultusunda hem hizmet verme, hem de siyaset oluşturma yönünde çalışmalar yapıyorlar, bu son derece önemli. Çünkü ben Güneydoğu çalışmalarımda 1988“den 1997“ye kadar Güneydoğunun her yerinde dolaştım ve orada örgüt olarak çok fazla bir şeyle karşılaşmıyordum. Ama şimdi öyle değil, bir sivil hareketlenme var. İnsanlar kendi kaderlerini belirleme yönünde inisiyatif alıyorlar, bu çok önemli ki kadınlar burada çok önemli bir rol oynuyor.
İşin bir de daha siyasi yada ideolojik boyutuna gelecek olursak, orada tabi daha karışık olay, onu biraz daha incelemek gerekli. Benim gördüğüm kadarıyla Kürt kadın hareketi ister istemez genel olarak diğer siyasi hareketlerden çok bağımsız değil, çünkü Kürt kadını kadın olmakla birlikte aynı zamanda Kürt. Dolayısıyla elbette böyle bir birliktelik olacak. Şimdi parti siyasetine baktığınız zaman, gerek bir önceki parti gerek şimdiki Barış ve Demokrasi Partisi“nde Türkiye“deki diğer partilere göre çok daha görünürde kadınların olduğunu görüyoruz. Bu tabi ki çok hoş bir şey. Fakat tabi ki diğer bütün ulusal hareketlerle bütünleşmiş kadın hareketlerini tarihsel olarak şöyle gözden geçirdiğimiz zaman, ulusal kazanımlar veya o düzeydeki siyasi mücadele rayına oturmaya başladıktan sonra, kadınların tekrar dışlandığına tanık oluyoruz. Burada böyle bir tehlike elbette var. Ve bunu umarım Kürt kadınları hesaba katarak kendi mücadelelerini ve yerlerini belirliyorlardır. Çünkü o gerçekten kadınlar açısından geriye gidiş anlamını taşıyor. Bu yönde yakın tarihte ve geçmişte özellikle Elsalvador örneği var. Onlar da bir iç savaş süreci yaşadılar, ama barış döneminde kadınlar tamamen yok sayıldı ve yeni baştan kadın olarak mücadele vermek zorunda kaldılar. Tabii bu çok ayrıntılı incelenmesi gereken bir konu, genel siyasi söylemin dışında Kürt kadınlarının bir vizyonu var mı, nedir o vizyon, onu ben bilmiyorum. Bunların incelenmesi lazım sanıyorum bazı çalışmalar da akademik düzeyde yapılıyor.
* Son zamanlarda bin 600“ün üzerinde çocuğun kaçırıldığını ve özellikle bu sayı içerisinde kız çocuklarının oranının fazla olduğunu görüyoruz. Bu sayının özellikle Kürt coğrafyasında fazla olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tabi bu benim özellikle üzerinde çalıştığım konu değil, basından takip ediyorum. Kargaşanın olduğu yerde bu tür suç örgütleri hemen beliriveriyor. Çünkü kargaşa, çatışma ortamı çok uygun bir ortam insanların hayatına müdahale edip bu tür suçların işlenmesi için. Onun için hani çok sürpriz değil, "Türkiye“de hemen bunlar nasıl arttı", "Biz böyle bir toplum değildik" diye sormak biraz safça bir soru olur. Bu kadar kargaşanın olduğu yerde elbette ki çocuklar bu şekilde hedef olabiliyorlar. Bir de tabi işin bir başka boyutu da var. O da artık neoliberal dediğimiz bir dönemde her şey bir meta haline gelmiş durumda. Her şeyin bir fiyatı var artık, her şey metalaştı. Çatışmaların kargaşa yarattığı, işsizliğin arttığı her şeyin metalaştığı bir ortamda işsizlik, yoksulluk ve çatışmalar da paralel olarak artıyorsa o zaman bu tür olayların artması çok olağan ve çocuk en kolay meta olarak paraya dönüştürülebilen ve en kolay el konulabilen bir varlık. Çünkü kendisini koruma koşulları çok daha cılız. Bu şekilde bakacak olursak artık çocuklar bir meta. Kız çocukları erkek çocuklarına göre artı cinsellikleri var, yani onlarda dilenci yaptırılabilir, onların da organları satılabilir, ama artı kadın ticareti çerçevesinde cinsellikleri satılabilir. O nedenle çok daha tercih edilir durumdalar. Kız çocukları erkek çocuklarına göre de kendisini daha az koruyan birisidir. Çok kapsamlı düşünmekte yarar var basitçe sapık birkaç insanını çocukları kaçırması olarak bakmamak gerekli, burada bayağı bir örgütlü hareket var gibi geliyor bana. Bütün uğraşlara rağmen çocuklar bulunamıyor dolayısıyla bu kendini bilmez 1-2 kişinin yaptığı olayla sınırlı değil oda vardır kuşkusuz olayın içinde ama bunun üstüne gitmekte yarar var. Ki cezasız kalan suçlar meşru olan suçlara dönüşüveriyor bu kadına yönelik şiddette de böyledir.
* Kısa bir süre önce Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi“nin Türkiye Temsilciliği“ne (CPT) seçildiniz. Bu sürecin nasıl işlediğini anlatır mısınız, ayrıca geçtiğimiz günlerde PKK Lideri Abdullah Öcalan“ın kaldığı İmralı Cezaevi“nde CPT“nin yaptığı incelemeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evet, ben Aralık ayında Avrupa İşkence Önleme Komitesi“ne seçildim. Bu sözleşmenin 47 taraf ülkesi vardır. Ve bunlardan birisi de Türkiye“dir. Her ülke CPT için 3 aday gösteriyor. Dışişleri Bakanlığı bu üç adaydan biri olarak beni aday gösterdi. 47 devlet delegasyonundan 42“si beni seçmiş, dolayısıyla ben artık CPT“nin üyesi oldum. Henüz çalışmalara aktif olarak katılmadım, henüz çok yeni, ama şunu söyleyebilirim ki bu bir denetim mekanizması, işkenceyi ve kötü muameleyi denetleyen bir mekanizma, dolayısıyla cezaevleri en belirgin denetlenen yerlerdir. Ama polis karakolları ve diğer başka devletin hak ihlallerinde bulunabileceği kurumlar ve gittikçe devlet dışı aktörleri de biz bu uluslararası hukuk bağlamında sorumlu kişi olarak tanımlamaya başladık. Bu da kadına yönelik şiddet tartışmalarından büyük ölçüde çıktı. Çünkü kadının hak ihlalleri devlet elinde değil, daha çok özel kişiler elinde olabiliyordu. Bu nedenle CPT“de benim bir komite üyesi olarak katkım bu şekilde olacaktır. Periyodik olarak bir denetim söz konusu ama ayrıca şikayet üzerine bir denetim olabiliyor ve bir de son olarak Türkiye“de İmralı“daki cezaevleri koşullarından dolayı büyük çatışmalar çıktı. Bununu üzerine Türk hükümeti CPT“den bir delegasyonun gelip durumu yerinde incelemesini talep etti. Periyodik denetimin dışında geçen hafta bir ekip geldi ve cezaevinde denetimde bulundular. Gazetelerden okuduğum kadarıyla ilk izlenimlerini basın ve hükümetle paylaştılar. Şimdi sanıyorum Martta ben gittiğim zaman bu konu daha detaylı olarak komitenin içerisinde konuşulacak. Komitenin çalışmaları gizlilik kapsamında yer alıyor. Ama belli bir zaman sonra bu gizli olan görüşmeler, halkın bilgisine sunuluyor. Bu da daha önce sözünü ettiğim, artık gittikçe gelişmekte olan bu uluslararası hukuk sisteminin denetim mekanizmalarıdır.
Yakın Ertürk kimdir?
Prof. Dr. Yakın Ertürk, Türk toplumbilimci. Cornell Üniversitesi“nde toplumbilimi üzerine doktorasını tamamladı. 1979 ve 1982 yılları arasında Riyad“ta bulunan Kral Suud Üniversitesi“nde, 1983 ve 1986 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi“nde öğretim görevlisi olarak görev yaptı. 1986 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü profesörü oldu. 1997 ve 1999 yılları arasında Kadının İlerlemesi İçin Uluslararası Araştırma ve Eğitim Enstitüsü“nün 1999 ve 2001 yılları arasında da BM Kadının İlerlemesi Dairesi“nin direktörlüğünü yaptı. 2003 yılında BM İnsan Hakları Konseyi Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörlüğüne atandı. Ağustos 2009“da bu görevi sona eren Ertürk, Aralık 2009“da Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi“nin (CPT) Türkiye temsilciliğine seçildi.
|
| |
|
|
|
|
| |
|