|
|
|
|
|
|
2009-12-04
01:38
|
Ne yazmak istediğimin farkındayım. Ama yine de başlığı attıktan sonra kara kara düşünüyorum. Dünyada tecrübe edilmiş, şu veya bu şekilde üstesinden gelinmiş durumlar bu topraklarda yaşandığında neden her şeyi yeniden keşfetmek durumunda kalırız? Şu koca dünyadan edineceğimiz tecrübe hiç mi yoktur! Bu topraklarda kavramlar neden hep yeniden tanımlanır ve genel geçer özelliklerini kaybederler? İşte bu sorular elimize ayağımıza dolanıyor, çıkış bulamıyoruz. Varsın bu da böyle olsun, biz yine yol bulalım.
Bir zaman gelip de açılıma ilişkin tartışmaları böyle kanlı canlı yapacağımızı pek çoğumuz düşünemezdik. “Aman da ne çok yol katetmişiz” diye sevinecek bir şey yok ortada. Ayrı bir hadise bu. Ölülerin arasında dolaşmaktandı belki, daha az konuşuyorduk. Peki, şimdi neyi tartışıyoruz? Aslında meseleye Diyarbakır"dan bakınca işler iyice karışıyor. Türkiye"nin batısına doğru gittikçe artan şoven eksenli tartışmalar ve gerginlikleri buradan okumak çok güç. Anlatmak da güç. Kürt açılımı denilen meselenin buraları tatmin etmediği aşikâr. “Ne çok yol almışız” meselesi de bu noktada patlak veriyor. Kürtler, aldıkları yola, katettikleri mesafeye ve ödedikleri bedele baktıklarında, beklentilerinin ve örgütlü taleplerinin çok çok gerisinde bir seyir görüyorlar. Yaşananlara baktığımızda, haklılık payları elbette ki çok yüksek. Peki, ya işin diğer tarafından bakınca ne diyeceğiz? Ortada henüz (Kürtlere göre) hiçbir şey yokken bir kaşık suda kıyamet koparmalar da neyin nesi? Açılımla beraber sokağın ayaklanacağına dair kehanetlerde bulunan ve bunun için elini sıvazlayan faşist sosyal-demokratlar ya da miadını bir türlü dolduramayan milliyetçi sağın feryat figanı da neyin nesi? Cevabın bize düşen kısmı: Sıkışmışlık! Bu ruh halini çok fazla kişinin yaşadığını düşünmüyorum. Bu zor, bu taraflara ait. İki yol var, ya örgütlü Kürt hareketinin ruh halini aynı şekilde yaşayacaksın ve tamamen kendi gündemin ekseninde hareket edeceksin. Ya da hükümetin yedeğine düşeceksin. Faşist dalgaya karşı çıkayım derken, kendini iktidarı yanında bulacaksın. İşte Kürt meselesinde şu anda –en azından benim- açmazım bu.
Bakalım... Abdullah Öcalan"ın yeni yaşam koşulları malum! Kürtler sessiz kalır mı? Elbette ki hayır. Bunu bir daha döne döne tartışmanın ve anlatmanın manası yok. Kürtler, Abdullah Öcalan söz konusu olduğunda gözlerini karartırlar ve bu noktada hiç kimse “Aman yine hortladılar” falan demesin. Bu hadise Kürtlerin “hortlama” noktasıdır. İşte son günlerde olduğu gibi molotofları bellerine sarıp, yakıp yıkarlar. Bu, tamamen Kürtlerin kendi dünyası ve günceliyle ilgilidir. Bu noktada şu soru belirebilir: “Arkadaş, nasıl ki muhalefet sokakla tehdit ediyorsa, Kürtler de aynı şeyi yapıyor!” Tehditten daha içerden bir durum bu. Daha kendiliğinden. Bunu hortlatmamak için sen de havadar bir oda yap, sağlıklı bir odada yaşasın, niye milletin hassasiyetini gözetmiyorsun? “Ama herkes hassas!” İşte zurna ötüyor, herkes hassas! Bu kadar hassasiyetin içerisinde nasıl yol bulacaksın?
Hiç sevmediğim bir tarzda yazıyorum, farkındayım. Böyle köşeden köşeden akıl vermeler... Aklım neye yeter bilemem ama, hakikaten bu denli hassasiyetin içerisinde iktidarın sakin adımlar atması güç. Artık faşistleşmiş solculara diyecek bir şey bulamıyorum. İzmir"de DTP"ye saldırı için de kimileri “Ya aslında AKP"ye olan tepkiydi” diyor. Ne alakaysa, taş da gelip hep Kürdün kafasını yarıyor. Demem o ki, onlardan ümidimi kestim. Daha da faşistleşsinler. Fakat DTP ile AKP"ye çok fazla iş düşüyor. AKP, Kürtlerin hassasiyetlerini gözetmek durumundadır. Çünkü bu faşist akım hem AKP hem de DTP"yedir. Aynı yerden beslenmektedir. Eğer AKP, bu hassasiyetleri gözetip, Kürtlerin enerjisini yanına çekmeyi beceremezse, herkes hep beraber kötü bir dönemeçten geçmiş olur. Ondan sonra dön ki toparlayasın.
Sıradan faşizmin, örgütlü faşizmin, Ergenekon"un, darbecileşmiş kemalizmin ve şovenleşmiş solculuğun tümüyle hesaplaşılması gereken bir zaman. MHP ile CHP"nin argümanlarının aynılaştığı bir zamanda DTP ile AKP ne diye birbirine karşı kavga versin! Onları yakınlaştıracak hiçbir şey yok mu? Zulüm de mi yok? Bunları yazarken bir yandan da düşünüyorum. “Ne diyor yahu bu” diyenler vardır içinden. Ama dostlar, arkadaşlar, ben ne yapayım, sola bel bağlamıştık, sağcılaştı. Alevilere bel bağlamıştık kemalizmden kurtulamadılar. Bu çember nasıl yarılacak peki? Millet birbirini yesin de yeniden kurtarıcı apoletlilerimiz mi devreye girsin? Aman istemez, yaşasın halkların kardeş olma ihtimali...
|
| |
|
|
|
|
| |
|